Geriden baktığınızda beyazlaşmış saçları ve başına taktığı kasketi ile Attilâ İlhan ’ı andırıyor. Ankara’ da çok mütavazi bir yaşam sürdürmekte. Güzel sanatların hemen hemen her dalıyla ilgileniyor; kitap yazıyor, resim çiziyor, ud çalıyor. Cumhuriyet Gazetesi’ nde misafir yazarlık yapıyor. “Biz bir zamanlar, harman yığınlarının gölgeliklerinde memleket sorunlarıyla haşır neşir olur, onlara kafa yorardık.” diye başlıyor sözlerine ve devam ediyor: “Gelişmek istiyorsak bilimin ne olduğunu hepimiz daha iyi anlamak zorundayız. Düşüncelerimizin, psikoloji ve aklımıza gelebilecek her şeyin bilimden yola çıktığını unutmamalıyız!” diyor. Daha sonra ise, Ortaçağ ve Reformasyon arasındaki tarihi dönem olan Rönesans’ a, Fransız Jean-Baptiste Poquelin, daha bilinen adıyla Molière’ e, İtalyan Galileo Galilei’ye, İngiliz Shakespeare’ e, güzel sanatlara ve onlara gösterilmesi gereken öneme getiriyor sözü. “Atatürk’ ün istediği farklı şeyler değildi aslında. Fakat 1950 ve  1980’de yapılan dayatmalarla yeniden başa dönüldü. Ülkenin bugünlere gelmesinde büyük pay sahibidir öğretmenler!” diye devam ediyor ve ekliyor: “Yazacağım. Umarım herhangi bir sağlık sorunuyla karşılaşmam da  ne demek istediğim daha iyi anlaşılır. Arkadaşlarla tartışırken hep söylemişimdir. Yine söylüyorum. Zaman boş oturma zamanı değil. Herkesin kalkıp bir şeyler yapması gerekiyor.” diyor ve ut’ unu alıyor eline.  Kısa bir taksimden sonra etrafındakilere: “Türkü mü istersiniz, şarkı mı?” diye soruyor ve başlıyor çalmaya. Arkası yarın...